Poca Arts / Seha Nur Karataş – Beni Mutluluğa Boya

Poca Arts / Seha Nur Karataş – Beni Mutluluğa Boya

İngiltere’nin bulutlu göğünün altındaki bir dört duvar arasındayım. Önceden dışarı çıkmak bir etkinlikti benim için. İstanbul’da yaşıyordum o zamanlar. Pek gençtim. 18’li yaşlarımın etkinliği olduğunu söyleyebilirim. Gerçi, şimdi düşündüm de o zamanlar da benim için gerçekleştirilmesi zor bir etkinlikti. Aile faktörü vardı.

Ergenlik yaşlarında olgun olmuyor insan. Ve haliyle güzel. Eski fotoğraflarımda, gençliğimin saf ışıltısını görüyorum. Bu, ‘saf’, ‘aptal’ manasında. İnsanın gençken içindeki yanan ateş varken, kafası azıcık çalışsa bence yaşamayı ret ederdi. Kafası çalışmayı öngörü olarak da değerlendirebilirsiniz. Ben, kelimeleri çeşitli anlamlarda kullanmayı severim. O gözü karalıkla yaşamıma son vermiş olmayı dilerdim.

Poca Arts / Seha Nur Karataş – Beni Mutluluğa Boya

Bu, şu an yaşamayı sevmediğim anlamına gelmiyor. Yaşamayı seviyorum. Bu çeşitli sebeplerle olabilir. Daha önce hiç ölmediğimden dolayı ölmekten duyduğum korkudan, yok olmayı henüz sindirebilecek olmadığımdan, farklı şartlarda sevilebilir bir dünya olabilir inancımdan ve çeşitli birçok abuk sebeplerden yaşamayı sevmek daha cazip geliyor.

Yaşamayı sevmek için bulduğum birkaç uydurma sebebin karşısına, ‘siz bu rezilliğe yaşamak mı diyorsunuz!?’, sorusuna cevap olabilecek tonlarca şey yazma potansiyelimin varlığından haberiniz olsun istiyorum. Yine de yaşıyor işte insan, bir içgüdü bu.

Poca Arts / Seha Nur Karataş – Beni Mutluluğa Boya

Ne zaman düşünsem aklıma, Kadıköy Rıhtım’da İş Bankası’nın oradaki caddede onlarca arabanın arasından yekpare karşıdan karşıya geçmeyi başarabilmiş olan minicik bir böcek geliyor. İşe geç kalmak pahasına, gözlerimi kısıp onun yaşama içgüdüsüne ve hayatta kalışına tanıklık etmiştim. Gözlerimi onu görebilmek için kısmıştım. Bir çeşit odaklanma mekanizması diyelim. Sonra dolmuşa binerken gözlerim parıldıyordu.

İşte demiştim kendi kendime, doğanın mükemmelliği… Yaşama içgüdüsü… Nasıl da kutsaldı hâlbuki. Bir böceğin neler yaşadığını bilemez bir insan, tıpkı bir kaplumbağanın nasıl bir zaman algısı içerisinde yaşadığını bilmeyişi gibi. İnsanoğlu egoist bir pisliktir. Başka hiçbir canlı için empati kuramaz. Öyle dedim ama gerçi bir başka insan için bile empati kurmaz.

Hâl böyleyken böceğe geri döndüğümde hâlâ düşünürüm; hayatta kalmak onun için gerçekten çok mu değerli? Yoksa o hayatta kalış basit bir tesadüften mi ibaretti? Vardığı yerde ne yaptı, bu içgüdüyü bir miras olarak bıraktı mı? Yoksa onca arabanın arasından itinayla geçen o böcek, bir insanın ayakkabısının altında hayata veda mı etti? Aradan yıllar geçse de düşünmeyi bırakamıyorum.

Bazen bazı şeyler yaşıyorum. Aslında her zaman bazı şeyler yaşıyorum ama kimini yazmaya değer buluyorum. Kimini ise yazmak bile istemiyorum. Her yaşadığım şey bana yine yeniden kendimi sorgulatıyor, yaşamımı eleştiriyor. Çok şey yaşayıp yaşadığına oranla az konuşanlardanım. Anlamsız geliyor. Ne zaman konuşsam ya duyulmuyor ya da ciddiye alınmıyorum. Bunun iki yansıması oluyor hayatıma.

Ya söylediğim şey bir topluluğun başına geliyor ve ben ciddiye alınmamaktan dolayı hayatımı değiştirmek zorunda kalıyorum. Ya da hiç duyulmadığımda, neden söylemedim diye azar işitiyorum. Olsa olsa bir senaryonun içindeyim herhalde, diyorum kendi kendime. ‘Le Tableau’ diye bir film vardı. Türkçe’ye ‘Beni Mutluluğa Boya’ diye çevirmişler. İzlemenizi tavsiye ederim. O film geliyor aklıma. Ressam tabloyu bitirmezse ben aklımı kaçırabilirim.

Yazan: Seha Nur Karataş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: